OTOMOBİLLER VE KADINLAR:

OTOMOBİLLER VE KADINLAR:

Hayatımda ikisi de çok önemli yer tuttular.

Burcumun özelliği olsa gerek; hep çekici ve tutkulu olanların peşinden koştum. Benim için birisi kadınlar diğeri otomobiller oldu.
Dedemin ve babamın otomobilleri ile başlayan sevda, yaş aldıkça karşı cinse duyduğum ilgi ile hemen hemen aynı seviyede değişti ve gelişti.
İlk doğduğum senelerde (M.S. 1965), Balıkesir’de sayılı olan birkaç otomobilden biri dedemindi. Doğduğum sene dedem, 1964 model Chevrolet Impala (yanları düğmeli) kullanıyormuş. Öncesi de varmış tabii. Ben fotoğraflardan biliyorum.
Otomobille tanışmam ilk o zamanlardan başlar. Daha sonra sırasıyla 1967 Buick ve 1970 Skylark takip etti. Sanki az buçuk aklımın erdiği zamanlarda ise 1972 Opel Capitan ve 1971 Opel Record içinde seyahat ettirildim. Bu seyahatler dedem ve babaannemle, Balıkesir-Bandırma-Erdek-Ören-Ayvalık-İzmir-Gönen-İnegöl-Bursa ve İstanbul arasındaydı hep.
O zamanlarda yerli otomobil pek tercih edilmezdi. Balıkesir ve civarında hatırladığım yerli otomobil pek yoktu. Hatta o dönemlerde yerli otomobil kullanana “fakir” gözüyle de bakılırdı. Araçlar galerilerden alınırdı. Yetkili satıcı veya bayii kavramı yerleşmemişti. Yani genel teamül Amerikan veya Alman otomobilleri yönündeydi ve o zamanki, araçlar için en sık kullanılan deyim “salon gibi” olmasıydı.
Neyse, dedemin araçlarının komutanı babaannemdi.

Babamın araçlarının komutanı ise, annem oldu. Yada annem hep öyle sandı.
Şimdi düşünüyorum da, babam seyahate hep tek başına çıkardı. Sadece yaz tatillerinde annem aracın içinde olurdu. Ha bir de, akşamları yemeğe ya da, toplantıya gidilecekse. Yönlendirme ve koşullandırma hep kadınlar tarafında olduğundan babamın bu kararlarını, büyüyünce anladım. Ben o zamanlar hep babamın kararları sanırdım. İşte o zamanlarda bende otomobil kullanmaya heveslendim ve en başta babam tarafından gösterilen araç kullanmayı daha sonra gizli gizli yapmaya başladım.
Babamın otomobilini kaçırmaya başladığım ilk zamanlarda erkek arkadaşlarımla gezmeme karşın daha sonra kız arkadaşlarımın nakil vasıtası yada şöförü olarak kullanıldım.
İlk ciddi anlamdaki kız arkadaşım lisedeyken oldu ve o zaman babamın 1969 model bir Anadol’u vardı. Çok göze batmayan ama herkes de olmayan bir otomobildi. Tavanı siyah deri kaplı (pandozet), lacivert bir otomobildi. Herkes de olmayan bir araçtı. Yanlış anlaşılmasın, Anadol değil, otomobil herkes de yoktu. Mesela okuduğum okulda sınıf arkadaşlarımın ailelerinin bir çoğunun ailesinin araçları yoktu. Sanki, bir ayrıcalık gibi gelmişti o zamanlar.
Ve o zamanlarda trafik de böyle yoğun değildi. Biz Anadolu yakasında otururduk. Avrupa yakasına arabalı vapurla geçilir ve gece belli saatlerde Haliç’i bölen köprü de, açılırdı. Hatta sokaklarda maçlar yapılır, araç geçerken de aracı kullanana kızılırdı Bağdat Caddesi, taş döşeli bir yoldu. Ve Fenerbahçe’ye tramvay yolu vardı. İstanbul trafiğinde ise, troleybüslerin boynuzları çıkıp dururdu.
Yazının özüne döneyim; ilk kız arkadaşımla Anadol’la, ara sokaklarda epey dolaştık. Çünkü, ehliyet yaşım henüz gelmemişti. Öyle ki, terörün de yaşandığı İstanbul’da, hele hava karardıktan sonra dışarı da olmak için bile evden izin alınırken, ehliyetsiz otomobil kullanma izni asla yoktu. Zaten izinli değildi araç kullanmam, tamamen KAÇAK’tı.
Üniversite ile başlayan ehliyet savaşları ( o zaman şimdi ki gibi kurslar yoktu ve çok zor bir sınavla alırdı. Sınavlar öncesi doktor raporu –ki, bir heyet verirdi. Yazılı sınav ve arkasından, yanınızda bir polis memuru ve bir de Trafik Komisyonu üyesi ile başta pistte başlayan ehliyet sınavı, ardından trafik içinde araç kullanımından oluşurdu.). Dosya yakmaya kadar giden bir sınav süreci. Yazılı sınavdan sonra 12 defa direksiyon sınavı hakkı vardı. Kendi kabiliyetsizliklerinden veya polisin “takması”! yüzünden 2. veya 3. dosyasında ehliyet alan çokça arkadaşım da vardı. Ben insaflı görevliler yüzünden 2. Sınav hakkımda almıştım.
Ehliyetimi aldıktan sonra uzun bir süre otomobil kullandırılmadım. Sebebi “pişmem lazım” mış. Dedem, babam ve amcamdan da yeterlilik aldıktan sonra, tek başıma araç kullanmaya başladım. Ama önce onların şöförlüğünü ve taşımacılık işlerini yaptım.
İşte dünyanın en güzel otomobillerini bu ara kullandım. Dedemin, babamın ve amcamın araçlarının hepsi benimdi ve ne benzin parası nede vergilerini düşünüyordum. Ta ki, kendi aracım olana kadar.
Hemen konuya dönüyorum. O senelerde piyasaya çıkan TOFAŞ’ın Murat 124’ünü çok kullandım. Arkasından Murat 131’ler çıktı. Tek model olarak, fakat hemen birkaç sene sonra ŞAHİN ve DOĞAN’lar dolaşmaya başladı yollarda. Bu iki model de, bir farkı daha ortaya çıkarttı. Biraz daha varlıklı olan DOĞAN’a binerdi.
Dedemin otomobili ile üniversitedeki kız arkadaşlarımı epey gezdirdim. Babamın araçları ise, biraz daha sınırlıydı. Tüm flörtlerim için ayrı otomobiller kullansam da, kızları etkilemek için yeterliydi. Benim gençliğimde kızlar daha naif, daha iyi ve otomobilden etkilenirdi..
Liseyi bitirdiğim yaz, Dünya Gazetesi’nde çalışmaya başladım. İşte rahmetli Nezih Demirkent’ in beni Türkiye’nin tek otomobil dergisi DÜNYA OTO’ ya almasıyla hayatım değişti.
İşte bu andan itibaren; kullandığım araçların sayısı da, etkileyici ve çok hızlı bir biçimde arttı. Yurt dışına araç kullanmaya gittiğimi uzunca bir süre kimseye inandıramadım. Ama emin olun mesleğim çok etkileyici ve çok havalıydı. Haftada bir eve değişik otomobillerle gidiyordum.
Yaşımın verdikleriyle de bu çok hoşuma gidiyordu. Doğal olarak kız arkadaşlarımı da en az otomobillerin değişim hızıyla değiştiriyordum. (Hiç övünülecek bir şey değil ama yaşım daha 19-22 arasıydı.)
Sonra bir dönem Hyundai’ler etrafımızı sardı. İthal olarak gelen spor görünümlü Hyundai’yi (fx coupe) ise, gazetedeki müdürlerden kurtarabildiğim sürece kullandım. Ama emin olun o dönemde havası bir başkaydı.
Derken Galip Bilgin beni Sabah Gazetesi’ne çağırdı ve OTOHABER için çalışmaya başladım.
İş için gittiğim Fransa’da; Renault 19’la Nice-Cannes arasında çok güzel bir kızla seyahat ettim. İsviçre-İtalya sınırına yakın Laggo Maggiore’de ise, yanımda yine bir başka güzel kız vardı.
Türkiye’de İstanbul-Kuşadası arasını, Ford Taurus ile geçtiğimde ise, Taurus kadar çekici hatlara sahip birisi vardı. Mazda 323’ ü (Ferrari’ye benzeyen, farları kapaklı) ise, yaz aylarında Bodrum’da kullanmak çok havalıydı.
Marmaris’e Opel Frontera isimli arazi aracını kullanarak gittiğimde yanımda bir başka kız arkadaşım vardı.
En son bir Nissan Terrano’nun ön kapısını açıp; evlenme teklif ettim.
Eşimin gelinlikle bindiği araç ise, SUZUKI VITARA’ydı.
Güney Afrika’ya Cherokee, Kuzey Kutup’una en yakın karaya Audi, İsveç ‘e Saab, Paris’e Renault, Barcelona’ ya Opel, Güney Kore’ye Kia, Japonya’ya Toyota, Almanya’ya BMW, Belçika’ya Mercedes, İspanya’ya Seat, Portekiz’e Peugeot, İsviçre’ye Alfa Romeo, Mısır’a Nissan, Kanarya Adalar’ına Audi, Fas’a Renault, Doğu Almanya’ya Wolkswagen, Fransa sahillerine Cot’de Azur’a Ford ve şimdi hatırlayamadığım bir çok yere de; araç kullanmaya gittim. Bu gidiş gelişler eşim tarafından pek makul karşılanmasa da, alışkanlık olmuştu. Hele etrafım hiç inanmamıştı.

Sadece otomobil değil; lastik firmaları da yeni lastiklerini denemek için çeşitli yerlere davet ettiler. Güney Afrika, Fransa, Amerika (efsane Daytona pisti), Almanya, İtalya vs vs.
Bolu’ya Grand Cherokee ile gitmekle de çok akıllıca bir karar vermiştim.
Fransa’yı yukarıdan aşağıya 3 farklı Peugeot modeli ile geçtim yaz mevsiminin birinde.
Bir başka yazda da, İstanbul’dan Portekiz’e, Porto’ya Ford’un bir modeli ile gittim.
Kuzey kutup dairesinde SAAB, Güney Afrika’da Cherokee kullandım.
Almanya’da otobanlarda, bir çok farklı otomobil ile çıkışları kaçırdım.
Alp’lerde, 2 mevsimi birden yaşayarak araç kullandım.
Oğlumun doğduğumda; Peugeot 206 CC ile hastaneden eve götürdüm.
Oğlum sünnet olduğu hastaneden eve Volkswagen Golf ile geldi.
Kızımın doğumunda ise, altımda Ford Focus vardı.
Bir dönem kullandığım Fiat Bravo ile o talihsiz depremi yaşadım. Aynı dönemde ise, sahibi olduğum 2000 model Renault 9 Broadway’ im vardı.
Boşandığımda ise, altımda Renault Megane vardı.
Belli sıkıntılardan sonra, hayatım yeniden renklendi ve şekillendi. Bu sefer tekrar evlilik kararı aldığımda kullandığım araç Volvo T9’du. Allahtan eşiminde otomobili vardı ve onunla da bir nevi otomobil dostluğu kuruldu aramda. Zira, beni tanımadan aldığı aracın plakası 34 BB 2…’dü. Büyük tesadüf mü? Kısmet mi? Kader mi?
Eskiden statü belirleyiciliği daha yüksek olan otomobiller, şimdilerde bu özelliklerini kaybettiler. Mesela eskiden Mercedes’i bir genç kullanırsa hemen “babasının arabasıyla geziyor” etiketi yapıştırılırdı. Ama şimdi, herkesin altında var.

Yaptığım işin getirilerini kullandım, ama kimseyi kırıp incitmeden.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ